Marksist olduğunu ileri süren reformcu ya da devrimci çevreler, devrim dalgasının geriye çekildiği ve burjuva gerici sert rüzgarların estiği dönemin etkisiyle bu safkan idealizmden fazlasıyla etkilendiler. Burjuva idealizmin en sofist temsilcisi Berkeley’i bile şaşırtacak denli bilim ve akıl düşmanı bu fikirler materyalist dünya görüşünü savunanları nasıl oluyor da bu denli etkisi altına alabiliyordu? Gerçi kimse açıkça postmodernizmi savunmuyordu. Tersine kendisini post marksist ilan edenler hariç hemen bütün marksistler postmodernizme cephe almış görünüyordu. Gel gör ki, postmodernizme karşı çıkanlar bir biçimde onun ideolojik çekim alanına dahil oldular. Marksizm cephesinden postmodernizmi eleştirenler, akıl ve bilim savunusu adına tam da postmodernistlerin ileri sürdüğü gibi, marksizmi modernizmin bir kolu haline getirerek postmodernizmin değirmenine su taşıdılar. Bazıları da postmodernizmin modernizme yönelttiği kimi eleştiri öğelerini haklı görerek onu kısmen olumladılar. Postmodernizme dair her iki yaklaşım da daha en başta modernizm-postmodernizm ayrımını ve önsel olarak marksizmin ve burjuva liberalizmin aynı sürecin birbirini içeren iki kolu olduğu tezini kabule dayanıyordu.
Bu genel teorik tartışmaların çok ötesinde postmodern fikirler bilinçli ya da bilinçsiz biçimde ilerici reformcu ve devrimci politikaya sindirildiler. Bugün açık biçimde “sol” üzerinde postmodern burjuva ideolojik hegemonyadan söz etmek mümkün. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Coğrafyamızda “sol” adına politika yapan her renkten ilerici ya açıkça, ya utangaç biçimde, ya da hiç farkında olmadan bu hegemonyanın etkisinde kaldı. Birikim dergisi ve Radikal İki yazarları postmodernizmin bayraktarlığını yapıyor. Özellikle Radikal* İki’nin “sol” cenahta nasıl etkili olduğu biliniyor.
Abdullah Öcalan’ın özellikle son dönemlerde ileri sürdüğü düşünceler postmodern fikirlerin bir derlemesinden öte ne anlama geliyor? “Sivil toplum”, “demokrasi”, “devlet” hakkında ileri sürdüğü savlar her hangi bir postmodern yazarın söylediklerinden özel bir farklılık taşımıyor.
“Gerçekleştirilebilir bir siyasal topluluğun yaratılmasını amaçlayan postmodern siyasetin Özgürlük, Farklılık ve Dayanışma üçlü ilkesi tarafından yönlendirilmesi gerekiyor. Burada özgürlük ve farklılığın bekasının zorunlu koşulu ve bunlara yapılacak özde kollektif katkı, dayanışmadır”. Böyle diyor, postmodern yazarlardan Zygmunt Bauman. Acaba bu düşünceler Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne ne derece ilham vermiştir. Söz konusu olan yalnızca parti isminin ileri sürülen fikirlerle örtüşmesi değildir, özgürlük ve birey kavramlarına atfedilen içeriktir.
“Öteki” yayınları, “öteki İstanbul” gazetesi, “Öteki” kültür merkezi gibi kurumlar postmodernizmin en başat kavramlarından birine neden bu kadar sarılıyor acaba? Postmodern yazarlar bilinçli biçimde işçi sınıfı, ezilenler, yoksullar dememek için “öteki”yi tercih ediyorlar. Bu kavram aynı zamanda “yabancılaşma”ya karşılık olarak da kullanılıyor. “Öteki”, o kadar muğlak bir kavram ki, herkes bir diğerine karşı “öteki” olabiliyor. “Ötekiler” olarak ifade edilenler, yani dışlanmışlar kendi varoluşlarıyla kutsanıyorlar. Bir şey “öteki” olunca her türlü eleştirinin dışında sayılıyor, eşdeğer farklılıklar olarak tanımlanıyorlar. Homoseksüeller, lezbiyenler, dazlaklar, Naziler, kadınlar vb, hepsi “öteki”nin içinde.
Bu kadarla sınırlı değil, Marksist-Leninist yazın da zaman zaman içinde olmak üzere devrimci yazın postmodern söylemin etkisinde kalıyor. Örneğin kapitalizmi eleştirmek adına “tüketimcilik”, “tüketim ilişkileri” kavramaları kullanılabiliyor. Bu kavramların kapitalizmi kutsamak ve onun gerçek içeriğini bulanıklaştırmak anlamına geldiği ortada. Bu tip kavramlar kapitalizmin görece geliştiği 60’lı yıllarda ortaya atıldı. O dönemin heyecanına kapılan kimi aklıevel sol düşünürler işçi sınıfının üretici bir sınıf olmaktan çıkarak tüketici bireylere dönüştüğü, insanlar arasındaki ilişkiyi sınıfsal aidiyetin değil tüketim kalıplarının belirlediğini ileri sürdüler. Bu fikirleri ortaya atanlar daha sonra postmodernizmin öncüleri haline geldiler. Postmodernistlere göre tüketim, sınıf mücadelesini zamanı geçmiş bir kavram haline getirmiş, üretimi sollamıştır. Bu nedenle toplumun uzlaşmaz biçimde işçiler ve kapitalistler olarak bölündüğü fikri yok olmuştur. Üretim ilişkileri değil tüketim ilişkileri hakimdir. İnsanlar artık kendilerini bir sınıf olarak tanımlamıyorlar, ya da, bir sınıfla özdeşleştirmiyorlar, daha “tikel kimlik”lerle (örneğin kadın, gay, lezbiyen, Hintli, vb.) ifade ediyorlar. Diğer şeyler bir yana, insanlar arasındaki eşitsizliğin bu denli büyüdüğü, toplumun geri kalan kısmının tekeller lehine hızla mülksüzleştirildiği, açlığın, sefaletin görülmedik boyutlara ulaştığı günümüzde nasıl olur da “tüketim çılgınlığı”ndan, “tüketim ilişkileri”nden bahsedilebilir.
“Sol” literatüre yerleşmiş bir başka postmodern kavram da “kontrol toplumu.” Postmodernizmin önde gelen düşünürlerinden Boudrillard’a göre, eğer modernlik kodları endüstri burjuvazisi tarafından belirlenen üretim çağı ise postmodernlik sibernetik tarafından yönetilen bir enformasyon ve göstergeler çağıdır. Ona göre postmodern dünyada imaj, simülasyon* ve gerçeklik arasındaki sınır infilak edip göçmüştür. Ayrıca postmodern medya ortamında enformasyon ve eğlence, imaj ve politika arasındaki sınırlar da kalkmıştır. Boudrillard, kitlelerin devamlı mesaj bombardımanına tutulmalarından dolayı bezginleşerek sessizleştiklerini söylemektedir. Bu durum toplumsalın sonu anlamına gelmektedir. Toplumsalın yok olmasıyla birlikte, sınıflar, ideolojiler, kültürler ve bizzat gerçek arasındaki ayrımlar infilak edip içe göçmüştür. Boudrillard’ın bu fikirleri onlarca yazar tarafından döne döne dile getirilmiştir. Bir yandan emredici tüketim kalıpları(marka çılgınlığı), diğer yandan “cilalı imaj devri” ile kitleler yönlendirilmekte, medya da kontrolü sağlamlaştırmaktadır. Böylece devletin diğer “ideolojik aygıtları” ile “kontrol toplumu” inşa edilmektedir. Hal böyle olunca insanların bilinçlerini belirleyen üretim ilişkilerindeki yeridir tezi buharlaştırılmakta, sınıflar el çabukluğu ile yok sayılmaktadır. Her şey bir yana bir teslimiyet, kadere boyun eğiş anlamına gelen bu idealist metafizik belirlemeler nasıl olur da Marksizm savunucularının literatürüne yerleşebiliyor?!
Kimi “sol” çevrelerin “Batı” düşmanlığı da postmodern etkilenmelerden biri. Postmodernistlere göre “Batı” her türlü melanetin kaynağı. “Batı” bilimi, felsefesi, kültürü baştan aşağı tahakküm içeriyor. Liberalizm de, Marksizm de “Batı”ya aittir. Her ikisi de “Üst-anlatı”** dır. Her ikisi de “Doğu”ya hor görüyle yaklaşmış, onu “öteki”leştirmiş. Postmodernistler “Batı”yı sınıf ilişkilerinden, üretim tarzından soyutlayarak yekpare ve hep aynı kalan, değişmez bir fenomen olarak kavrıyor. Böylece kapitalizm, emperyalizm “Batı”nın içinden çekip alınıyor. Onun ilerici ve gerici dönemleri arasındaki ayrım yok sayılıyor. Bir zamanlar devrimci burjuvazinin feodal gericiliğe karşı mücadelesi de, işçi sınıfının burjuvaziye karşı başkaldırıları da, Paris Komünü de bir çırpıda gözden kaçırılıyor. Ama aynı zamanda bunlar Nazizmle eşitleniyor. Doğru ya, hepsi “Batı” denen torbanın içinde duruyor. Bilim ve tekniğe bakış açıları da farklı değil. Sanki burjuvazi değil de, bilim ve tekniğin gelişmesi sonucu artan makineleşme tahakküm nedeniymiş gibi gösteriliyor. O nedenledir ki, insanları makineleşmeyi sömürü ve baskının araçları olarak kullanan burjuvaziye karşı mücadeleye sevk etmek yerine gelişmiş teknolojinin insanları nasıl da robotlaştırdığı üzerine ağıt yakıyorlar. Bazı “sol”cular postmodern söylencelerin öylesine etkisi altında kalıyorlar ki, emperyalizme, kapitalizme karşı kılıç kuşanacaklarına “Batı”ya karşı çıkıyorlar, “Doğu”culuğu maharet sayıyorlar. Dahası kimileri “Batı” denince sanayi ve teknolojiyi algılıyorlar, bu nedenle sanayileşmeye ve teknolojiye karşı çıkmayı “sol”culuk sanıyorlar.
Görülüyor ki, nereden bakılırsa bakılsın postmodernizm işçi sınıfını, sınıf mücadelesini yok sayan, iktidar hedefli bir politik mücadelenin imkansızlığını ileri süren görüşleriyle işçi sınıfını silahsızlandırmayı, politik örgütlenmesini hiçleştirmeyi hedef alan burjuva gerici bir akımdır. Onlara göre politik eylemlerimiz sistemi bütünüyle çökertemeyeceği için rüzgar nereden eserse oraya yelken açmamız, daha mütevazı, daha olanaklı projelere ağırlık vermemiz gerekir. Çünkü hiçbir kapsamlı politik eylem gerçekten uygulanamaz. Merkezsizleşmek bugünkü sistemin karakteridir. Makro politikalarla bir yere varılamaz. Sınıftan söz edilemeyeceği için “çokluk”, “öteki” öne çıkarılmalıdır. Çünkü “bütüncül” kimlikler yoktur, “tikel kimlikler” vardır. Bu nedenle “tikel kimlikler” ya da “tikel”sorunlara dayalı “mikro politika”lar esas alınmalıdır. Dönüştürülecek bütün olmayınca, bütünü dönüştürecek bir çabaya da gerek yoktur. Zaten sistem merkezsizleşmiştir. Toplum, sistem, kimlik birleşik değil a simetriktir. Doğal olarak muhalefet, mücadele bu esaslara göre düzenlenmelidir. İktidar bir üst yapı oluşumu olarak ele alınamaz. O her yerdedir. Tahakküme karşı mücadele edenler iktidar hedefiyle hareket edemezler. Bu fikirler İmparatorluk yazarlarının ileri sürdüklerine ne kadar benziyor! Benzerlik yalnızca onlara mı ait? Mesela EZLN, bir dizi yeni feminist, ilerici reformcu bir çok parti üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri kendi cephelerinden ifade etmiyor mu? Bunlar bir yana, örneğin, bugün iktidar mücadelesi verilemez, mevzi kazanmayı stratejimizin odağına oturtmalıyız diyen Mehmet Yılmazer postmodern fikirlerin etkisi altında değil mi?
Yukarıda anlatılanlar postmodern düşünce hakkında önemli ipuçları veriyor. Ama postmodernizm bunlardan ibaret değil. Ayrıntısına indikçe ondaki idealizmin en uç noktaya vardırılmış bilinemezcilik, yoksayıcılık*, kuşkuculuk olduğunu görürüz. İnsanı bu denli hiçleştiren, insan iradesini bu denli anlamsızlaştıran postmodern düşünce insana tevekkülden başka bir şey önermiyor. Ama bu tevekkülün bilinmez ve görünmez büyük bir gücün belirlediği kurallara uymayı emreden dinsel bir kadercilikten farklı yanları var. Dinsel kadercilikte bir toplum, toplumsal ilişkiler, ve bu ilişkilerin bir ürünü olarak ahlak, vicdan gibi erdemler ‘tepetaklak edilmiş’ bir yanılsamalı bilinç biçimi olarak ta olsa kendini değişik politik etkinlikler halinde gösterir. Postmodern düşüncede ise ahlak ve vicdan, sorumluluk ve sevgi “tahakkümü”ün bir unsuru olarak kökünden dinamitlenir, erdemsizlik kutsanır. İnsani olan ne varsa buharlaştırılır.
Postmodern düşünce en geniş anlamda kuşkucudur. Her alandaki temel ilkelerin geçersizleştiğini söyler. Düşünce tarihi bundan böyle anlamını yitirmiştir. Onlara göre, “Modern akıl” evrenselliği, birlik ve bütünlüğü, aynı kuralların her yerde geçerli olduğu görüşünü getirir. Postmodernizm ise aksine her durumun farklı olduğunu ve özel biçimde anlaşılması gerektiğini ileri sürer. Her biri kendine ait bir mantığı olduğu için bütün paradigmalar (birbirlerine göre hiyerarşik bir üstünlükleri olmadığı anlamında) eşittir. Postmodern dünyada evrensel akla yer yoktur. Akıl aydınlanmanın, modern bilimin ve Batının bir ürünüdür. Modern bilim gibi akıl da tahakküm edici, baskıcı ve totaliterdir. Akıl ve rasyonalite, postmodernizmin duyguya, içe bakış ve sezgiye, yaratıcılığa, hayal gücüne ve fanteziye duyduğu güvenle bağdaşmamaktadır. Postmodern düşünceyi açıklarken Rosneu bu tip belirlemelerde bulunuyor. Bir başka yerde aynı yazar şunları söylüyor: Postmodernizm “nedenselliği, belirlenimciliği, eşitlikçiliği, hümanizmi, liberal demokrasiyi, zorunluluğu, nesnelliği, akılcılığı, sorumluluğu ve hakikati sorgular.”
Postmodernistlere göre dışımızdaki gerçeği kavrayamayız, çünkü evrensel değerler yoktur. Yoktur çünkü, bütünlük anlayışı yanlıştır. Doğal ve toplumsal dünyayı rasyonel, bilimsel anlama; ve parçalı bir deneyimden belirli evrensel ilkeler çıkarma projesi, sadece bir fantezi değil tehlikeli bir fantezidir de. Bir fantezidir; çünkü dünya, bir tek “tümleştirici” teori altında toplanamayacak kadar karmaşık ve değişiktir. Tehlikeli, çünkü evrensellik; Avrupa merkezci bir bakış noktasıdır. Avrupa ve Amerika rasyonellik ve nesnellik düşüncelerini diğer halklara dayatmanın aracıdır. Evrensellik ırkçıdır; çünkü Avrupalı olmayan bakış noktaları olduğunu yadsır. Aydınlanma evrenselliği ile başlayan yol, Nazi ölüm kamplarıyla son bulur. Teknolojik ilerleme ve kitle demokrasisi, çok az entelektüel dinamiğe, manevi meşguliyete ya da kültürel derinliğe sahip bir insan kitlesi yaratır. Böyle bir toplumun yaratılması insanlığı barbarlık uçurumuna getirmiştir. Nazizmin yükselişinin arkasında, düşüncesiz kitlelerin Adolf Hitler gibi liderleri sürü gibi izleme isteği vardır.
Postmodern düşünce etik** olanı dışlar ve yerine pragmayı*** koyar. “Bütünsellik”i reddeder, “parçalılık”ı yüceltir. Bilim hiçtir, bilgi (herkesin kendine göre yorumladığı) her şeydir. Her şey görelidir. Her şey geçicidir. Bu nedenle insan hiçbir zaman doğruya ve gerçeğe ulaşamayacaktır. Biz neyi tercih ediyorsak doğru odur. O nedenle bir faşistle bir komünist, liberalle marksist, cani ile hümanist arasında bir fark gözetilemez. Herkes neyse odur. Tercihler arasında bir ayrım yapılamayacağı gibi, dikey ya da yatay bir bölümleme de yapılamaz. Kavram yoktur, kurgu vardır. Bilinen anlamda politika varlık nedenini yitirmiştir, çünkü o, bütünselliği ve sınıfsallığı kapsar; o halde herkesin düşüncesi kendine, kişisel olan politiktir. Ne gerçek dünyadan, ne toplumsal gerçeklikten söz edilemez. Benim dünyam, bedenimin hazları, zihnim, dilim tek gerçekliktir. “İnsanın içindeki inanç” dışımızdaki gerçek dünyadan daha güçlüdür. Asıl doğrular ve gerçekler bizim (tek tek bireyler anlamında) kalbimizdeki inançlardır. Genel gerçeklik taşıyan her şey, teori, üst-anlatı, evrensel açıklamalar reddedilmelidir.
Bilimsel olarak geçerli inançlar ile halk inançları ve/veya ideolojileri arasında ayrım yoktur. Bilimsel olarak geçerli bilginin amaçlayabileceği gerçek dünyayla ilgili hiçbir nesnel hakikatten bahsedilemez. Ortaya atılan her düşünce eşit biçimde haklılaştırılabilir. Bunlar farklı yorumlar arasında yapılan tercihlerle inşa edilir. Bu tercihleri de verili bir araştırıcılar cemaati üyelerinin bilinçli ve bilinçsiz önyargıları ve çıkarları mecbur eder. Doğa yasaları da “toplumsal olarak inşa edilmiştir” ve tarihsel olarak değişebilirler.
Dil ya da söyleme biçilen rol postmodern düşüncenin bel kemiğini oluşturur. Onlara göre insanların ve onların toplumsal ilişkileri başka bir şey değil dil tarafından oluşturulur, ya da en azından dil, dünya hakkında bilebileceğimiz tek şeydir. Ve başka bir şeye ulaşamayız. Toplum basitçe dil gibi değildir, dildir; ve hepimiz dil kapanına yakalandığımız için, içinde yaşadığımız özgül söylemler dışında kullanabileceğimiz hiçbir dışsal hakikat standardı, hiçbir bilgi göndergesi yoktur. Her şey söylemdir. Ve söylem her şeydir. İnsanlar dilsel yaratıklar olduklarına göre, içinde hareket ettiğimiz dünya dil aracılığıyla taşıdığımız ve tarif ettiğimiz bir dünya olduğuna göre, demek ki dilin dışında bir şey yoktur. Bizzat varlığımız, kimliğimiz ve “öznelliklerimiz” dil aracılığıyla oluşur. Dil nihai bir hapishanedir. Oradaki kuşatılmışlığımız direnişin ötesindedir. Çünkü dil biz ne isek o yapandır, bundan kaçınmak olanaksızdır.
Postmodern yazarlara göre tarih, bir dizi söylemsel farklılık, birbiriyle bağlantısız bir dilsel paradigmalar ardışıklığıdır. Tarihsel süreç ve nedensellik diye bir şey yoktur. Bunlar birer uydurmadır. “Tarih yapma” düşüncesini unutmalıyız. Tarih yapılamaz, ancak herkes kendi bakış açısıyla tarihi okuyabilir ve yorumlayabilir.* Tarih bir ağaca benzetilirse eğer, postmodernistler ağacın gövdesi ya da dallarıyla değil yapraklarıyla uğraşırlar. Ama o yaprakları da daldaki haliyle değil uçup gittikten sonra yerden toplayarak incelerler. “Önemli olan yaprakların ağacın üzerindeki yeri değil, şimdi onlardan biçimlendirebileceğimiz modeldir.” (F.R. Ankersmit)
İnsan beni o kadar kırılgan, akışkan ve parçalı (merkezsiz özne), kimliklerimiz o kadar değişken, belirsiz ve kırılgandır ki, ortak bir toplumsal kimlik (sınıf gibi), ortak bir deneyim ve ortak çıkarlar üzerine kurulu kollektif eylem ve dayanışma için temel olamaz.** Toplumu oluşturan ve sürekli değişen parçalar arasında herhangi bir birleştirici kalıp oluşturulamaz.* Ve buna dayalı süreç (sınıf mücadelesi gibi) örgütlenemez.** Toplum bireysel kimliklerin toplamıdır. Toplum bireylerin rastlantısal etkileşimidir. Toplum “çoklu toplumsal kimlikler görüngüsü”dür. Toplum “söylemsel olarak inşa edilmiş” bireysel kimliklerden oluşur. Toplumsal gerçeği bütünsel anlamda kavrayamayız. Toplumsal yasalar en iyi durumda, amprik*** görüngü****lere bir düzen getiren elverişli kurgulardır.
Nedensel ve çözümlemeye yatkın hiçbir sistem ve hiçbir tarih olmadığına göre, bizi baskı altında tutan bir çok gücün köküne inemeyiz. Bir tür birleşik muhalefet, bir tür genel insan kurtuluşu, kapitalizmle genel mücadele hevesine kapılmamalıyız.”Bu bağlamda var olan tek şey, oyuncuların hamleleri, kişinin kendi elini iyi oynama sanatı ve elindeki kartları en iyi kullanma hüneridir.” (Zygumut Bauman)
Bir İnternet sitesi olan ZNET'in editörü Micheal Albert'in postmodernizme dair yorumu şöyle bir girişle başlıyor:
"Yaklaşık iki yıl önce, Boston'dan New York'a, Sosyalist Araştırma Görevlileri Konferansı'na katılmak üzere gidecektim. Oraya birlikte gideceğim araştırma görevlisi arkadaşımdan, bu dört-beş saatlik yol boyunca bana 'postmodernizm'i anlatmasını rica etmiştim. Kabul etti ve yol boyunca konuştuk; o anlattı, ben dinledim. New York'a vardığımızda, eğer birisi bana 'postmodernizm nedir?' diye sorsa, verecek cevap bulamazdım. Dört saatlik bu konuşmanın ardından hala 'postmodernizm'in ne olduğunu bilmiyordum. Aklıma üç yorum geldi.
a) Arkadaşım, bana bir kavramı dört saatte anlatamayacak kadar aptal birisiydi.
b) Ben, bir kavramı dört saatte anlayamayacak kadar aptal birisiyim
c) Kavramın kendisi aptalca ve dört saatte açığa kavuşturulması mümkün olmayan muğlak bir potpuriden, bir lapadan ibaret."
M.Albert’in de dediği gibi postmodernizm diye ifade edilen saçmalıklar yığını bir lapadan ibaret. Burjuva gerici idealist felsefenin bütün geçmişi boyunca biriktire geldiği zırvalıkları bünyesinde toplayan iğrenç kokular yayan bir lapa.
18.yüzyıl Aydınlanmacılarından Diderot Berkeley için şunları yazmıştı. “Sadece kendi varlıklarını ve kendi içlerinde birbirlerini izleyen duyumları kabul eden, başka bir şeyi kabul etmeyen felsefelere idealist denir. Bana göre, bu ancak körün ortaya çıkarabileceği zırva bir sistemdir; insan aklı ve felsefe için ne utanılacak bir şeydir ki, hepsinin en anlamsızı olduğu halde, mücadele edilmesi en güç olan sistemdir.”
Berkeley hayranı bir piskopos onun düşüncesini şu sözlerle açıklar. “Düşünceler arasındaki bağlantı, neden sonuç ilişkisini değil, yalnızca bir iz ve işaretin, işaretle belirtilmiş şey arasındaki ilişkisini içerir...Böylece açıkça görüldüğü gibi, sonucun ortaya çıkmasına katılan veya bunun için birlikte işleyen, tümüyle açıklanamaz olan ve bizi büyük büyük saçmalıklara sürükleyen şeyler...Yalnızca, bilgilerimizin simgeleri veya işaretleri olarak kabul edildiklerinde, çok değil bir biçimde açıklanabilirler.”
Postmodernistlerin piri Nietzsche “olgular yoktur sadece yorumlar vardır” ya da “gözle görünen dünya yegane dünyadır ‘gerçek’ dünya ise sadece bir yalan”; Nietzsche’den sonra baş tacı ettikleri Nazi profesör Heidegger, “nesnelerin dilbilimsel olarak kaydedilen kimlikleri dışında bir özleri bulunmaz” derken Berkeley’in o arı idealizmini tekrar etmekten öte ne yapıyor? Postmodernistlerin pek muteber kabul ettiği varoluşçu felsefenin mimarlarından Sartre, “her şey bir mesajdır” derken Berkeley’den farklı bir şey mi söylüyor? Postmodernistlerin önde gelen isimlerinden Jacgues Lacan “hakikat gerçeklikten değil dilden çıkarılır” derken Başöğretmeni Berkeley’i bile mezarda ters döndürecek bir idealizme saplanmıyor mu? Berkeley, “Metin dışında hiçbir şey yoktur”, ya da “dil bütün anlamın kaynağıdır” diyen Derrida’yı duymuş olsa, mezarından fırlayıp “bu kadarını ben bile cesaret edemezdim” diyerek onu öpmez miydi?
Postmodernistler, “yalnızca ben varım, benim dışımdaki her şey benim tasarımımdır” biçiminde özetlenebilecek solipsizmin* günümüzdeki temsilcileridir. Ama bir farkla, bugüne kadarki bütün idealistler “ben”, “zihin”, “tin” gibi ruhsal olanın maddeye göre önceliğini savunurken, nihayet, düşünen bir insan, zihni olan birey tasarımı yapıyorlardı; postmodernistler ise yalnızca bizim dışımızda nesnel bir gerçeklik olarak maddeyi yok saymıyor, zihin ve akla dair ne varsa onu da dinamitliyorlar, her şeyi dil ve söyleme indirgiyorlar. Onlara göre bütün doğa, bütün tarih, bütün bilim, bütün toplum ve bütün insan dil ve söylemden ibarettir. Derrida, “metin dışında başka bir şey yoktur” derken tam da bunu kasteder.
Postmodernistler için gnosis nitelemesi yapanlar var. Gnosis, özce, edinilmiş bir bilgiyi değil de bir iç vahye dayanan, yalnız erenlere özgü ilahi gerçeklere varmaya ve ruhun kurtulmasını sağlayacak savların algılanmasına olanak verilen felsefi dini düşünce sistemi olarak tanımlanıyor. Postmodernistler de insanı dış dünyadan, doğadan, toplumsal ilişkilerden kopuk, kendi kendine var olan, varoluşunu, dilde ifadesini bulan “iç inançlar” a bağlayan fikirleri ile gnosis sayılabilirler. Yine de tam olarak onlara gnosis diyemeyiz, çünkü bir gnosis her şeye rağmen “ruhun kurutuluşu”na iman eder; oysa postmodernistler için dil her şeydir ve o bir hapishanedir, insan dil içinde dil tarafından kuşatılmıştır, doğal olarak ne ruhun ne de zihnin kurtuluşundan söz edilemez.
Fizikçi Alan Sokal, postmodern düşüncelerin nasıl bir saçmalıklar yığını olduğunu ispat etmek için bir bilim dergisine bir makale gönderir. Sokal bilinçli olarak bir dizi zırva fikri alt alta yazar. Bu derginin pek bilimsever ve “modernizm” sever editörleri hiçbir uyarı ve itiraz yöneltmeden makaleyi olduğu gibi basar. Makale postmodern düşüncenin hiçbir işe yaramayan bir yamalı bohça, bir idealist paçavra olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Ama daha ilginci bu derginin postmodern düşünceyi savunan bir dergi olmamasıdır. Şunları belirtir Sokal:” fiziksel ‘gerçeklik’in, toplumsal ‘gerçeklik’ten daha az olmak üzere, nihayetinde toplumsal ve dinsel bir inşa olduğu; bilimsel ‘bilgi’nin, nesnel olmak bir yana, onu üreten kültürün egemen ideolojilerini ve güç ilişkilerini yansıttığı ve kodladığı; bilimin doğruluk iddialarının, aslen teori-yüklü olduğu ve bilim topluluğunun söyleminin, tam yadsınamaz değerine karşın, muhalif ya da marjinalleşmiş topluluklardan çıkan karşı-hegemonik anlatılara göre ayrıcalıklı bir epistemolojik statü iddiasında bulunamayacağı giderek daha fazla alenileşti”
İşte postmodern saçmalıkların kısa bir özeti. Bu düşünceler Nietzsche’nin ifade ettiği “doğruluk,...insancı benzetmeler ordusudur”, “hiçbir şey var değildir”, “gerçek dünya kavramından sonra görünen dünya kavramında da kurtulmuş oluyoruz”, ya da, “bizim yüklediklerimiz dışında dünyanın kendisinde nesnel bir düzen yoktur” biçimindeki fikrilerle bu denli örtüşmesi tesadüf müdür? Nietzsche her bakımdan tam bir nihilistti. Nihilizm insan varoluşunu, bilgiyi, değerleri bütünüyle yok sayan, bütün değerlerin temelsiz olduğunu, hiçbir şeyin ilkece bilinmesinin ya da iletilmesinin olanaklı olmadığını savunan felsefe anlayışıdır. Nihilizm sonuna dek götürülmüş kötümserlik, kuşkuculuk olarak da nitelenebilir. Bu felsefe anlayışı düşünce ve akla dair ileri sürülen her şeyi olumsuzlar. Evrensel doğruların varlığını reddeder. Evren ve doğayla birlikte bütün bir dış dünyanın kavranamaz ve bilinemez olduğunu ileri sürer. Görülecektir ki, Nihilizmde ne varsa postmodernizmde de o vardır.
Önde gelen günümüz postmodernistleri yapısalcı ve onun post yapısalcı ekolünden gelir. İsviçreli dil bilimci Ferdinand Saussure yapısalcılığın babası olarak kabul edilir. Saussure’ye göre, konuşan herkesin bilinçsiz bir düzeyde paylaştığı, dilin altyapısı vardır. Bu, tarihsel gelişimle ilgisi olması gerekmeyen “derin yapı”dır.* Sausere’nin bu ve benzer fikirleri daha sonra bir çok düşünürü etkiledi. SSCB ve Leninizm’e düşmanlığı rehber alarak Marksizmin idealist yorumuna soyunanlar ve daha sonra Althuser yapısalcılığın önemli isimlerinden oldular. Yapısalcılığı kısaca şöyle özetleyebiliriz. Yapısalcılık bir yapıtı, bir olguyu, bir değeri toplumsal ya da tarihsel koşullardan yalıtık ele alır. Yapısalcılara göre, insan zihni her yerde, her zaman, bütün tarihsel dönemlerde, hep aynıdır. Zihin ona ulaşan verilere kendisinde içkin olan belli yapılar yoluyla anlam verir. Yapılar evrimden ve her türlü dönüştürücü düşünceden bağımsızdır. Yapısalcılara göre “yapı” tarih dışıdır, tarihi gerçek ne olursa olsun “yapı”yı oluşturan içsel bağ değişmez. Bireylerin bu toplumsal ağda ya da yapılarda önemi yok denecek kadar azdır. Bu nedenle de bireylerin eylem ve kararları toplumsal olayların gidişatı üzerinde önemli bir değişiklik yapmaz. L.Strauss, Derrida, Lacan, Faucault, Deluze gibi düşünürler kariyerlerine yapısalcılıkla başladılar**. Daha sonra Post yapısalcılığa terfi ettiler. Post yapısalcılık yapısalcı düşünüşün idealizmini daha da derinleştirdi. Post yapısalcılık kendi kendine bağımsız varoluş halindeki “yapı”yı reddetmez. Ancak, hiçbir “yapı”nın kendi kendisine yeterli olduğuna inanmaz, “yapı”nın kendi içinde birbiriyle ilişkili bağlantıları olduğunu kabul etmez. “Yapı”yı oluşturan her öğe birbirinden bağımsız olarak bir arada durur. Onlara göre hiçbir türden düşünce dizgesi kendi iç tutarlılığı gereği mantıksal temeller üzerine kurulamaz Çünkü, metnin (yapının) her durumda yazarın niyetlerinin çok ötesine uzanan bir anlam ufku vardır. Bu ufuk çok anlamlıdır. Tek bir anlam yapısı içine kapatılmayacak denli açık uçludur. Post yapısalcılıkta kuşkuculuk, nihilizm, bireycilik, kötümserlik, bilinemezcilik en uç noktasına vardırılır. Post yapısalcılık varoluşçu felsefenin “yapı” içine enjekte edilmesinden başka bir anlama gelmez. Varoluşçu felsefeye göre, insanlar doğarken seçmedikleri bir alana fırlatılırlar. Ama herkesin varoluşu farklıdır, insan tümel değil “tikel” bir varlıktır. Her insan kendi varlığını yaratır. Her insan, kendisine göre eylemde bulunacağı değerleri kendisi yaratmalıdır ve kendisi dışında hiçbir yere başvurmadan eyleminin sorumluluğunu üstlenmelidir.
Açıkça görülüyor ki postmodernistler idealist felsefenin günümüze uzanan mantıki sonucunu temsil ediyorlar. Onlar her hangi bir şeyin ötesi (post) değil uç noktaya vardırılmış idealizmin sürdürücüleridir. Bilimin, nesnel gerçeğin, toplumun, toplumsal varlığın, toplumsal çelişkilerin, sınıf mücadelesinin reddi üzerine yükseliyorlar. Ve en önemlisi de insan iradesinin dönüştürücü gücünü yadsıyorlar; insana değişmesi mümkün olmayan koşullara boyun eğmeyi öğütlüyorlar.
Engels’in belirttiği ve Lenin’in üzerine basa basa tekrar ettiği gibi, “Yeni terminolojik incelikler ardında, skolastik bilgiçlik yığını ardında, her seferinde felsefi sorunların çözüm tarzında iki temel eğilim iki belli başlı eğilim gördük. Doğa, madde, fiziksel, dış dünya birincil; bilinç, zihin, duyum (zamanımızda yaygın olan terminolojiye göre deneyim), ruhsal, vb. ise ikincil olarak mı ele alınmalıdır-işte, gerçekte filozofları iki büyük kampa ayırmaya devam eden temel sorun budur. Bu alanda hüküm süren binlerce ve binlerce yanılgının ve şeyleri birbirine karıştırmanın nedeni, terimler, tanımlamalar, skolastik kurnazlıklar, söz hokkabazlıkları paravanası altında, bu iki temel eğilimin gözden kaçırılmasıdır.”
Tarih düz bir çizgi değildir, ya da doğru bir çizgi izlemez. Tarihin yönü hep ileriye doğru olsa da, aynı üretim ilişkileri içinde dahi sonsuz bir dizi çembere, bir sarmala yaklaşan eğridir. Ekonomik ve politik bunalım dönemlerinde eski konumlarını kaybeden, tarihin kaçınılmaz döngüsü içinde yok oluşa sürüklenen, ya da egemenlere başkaldırısı başarısızlıkla sonuçlanan toplumsal sınıf ve tabakalar o anı, tarihin eğrisinin o anını, o andaki bir bölüntüsünü bağımsız, tam bir çizgi gibi kavrarlar. Bunun kaçınılmaz sonucu, tek yanlılık, tek yönlülük, cansızlık, donukluk, kötümserlik, o güne kadar peşinde gittikleri fikirlere inançsızlık, öznelcilik, öznelci körlüktür.
Tarihi ve toplumu dinamik, değişken, karşıtların çelişkili birliği, azalan ve yok olmakta olanla gelişen ve başat hale gelmekte olanın aynı anda bir arada olduğu biçiminde kavrayamayanlar, olayları ve olguları donuk ve değişmez, birbiriyle ilişkisiz gibi algılar. Her sınıf ve tabaka tarihin o durağan, değişmezmiş gibi görünen anından üretim ilişkileri içinde tutukları yere uygun ve politik yenilginin ağır baskısı altında farklı sonuçlara ulaşır. Kimi o yaşanan döneme lanet okuyarak geleceğe dair tam bir karamsarlık içinde inzivaya çekilerek “eski güzel günlerin” özlemiyle yaşar. Bazılarında ise tam karşıt bir eğilim görünür. Dün yüceltilen bugün aşağılanır. Dün vazgeçilmez ilan edilen bugün safsata derekesine indirgenir. Düne ait olan her şey kuşku değirmeninde öğütülmeye verilir. Kötümserlik alır başını gider. Bir şeylerin “son”u ilan edilir ve bir şeyler “yeni”den keşfedilir.
Örneğin Yeni Kantçılık, Yeni Hegelcilik, Yeni Thomasçılık son yüz elli yıllık tarih içinde defalarca ortaya atıldı. Postmodernistlerin bütün afra tafralarına karşı daha 20.yüzyılın başlarında birinci paylaşım savaşı sırasında ve sonrasında endüstri toplumunun, “modernizm”in sonu ilan edilmişti. Aynı ilan bu kez ellili yıllarda tekrarlanıyordu. Oswald Spangler 1919’ da “Batı uygarlığının ve onun egemen değerlerinin bir sona ulaşmakta olduğunu” belirtiyordu. Arnold Toynbee 1934’de yayınladığı kitabında 1914-18’de modernizmin sona erdiğini ve yerini postmodern bir döneme bıraktığını söylüyordu. Toynbee’ye göre 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan dönem “modern çağlar” olarak nitelenmeliydi. Aynı dönem bir başka yazar, Rudolf Panwitz, Birinci paylaşım savaşının etkisi altında Avrupa’nın hümanist değerlerinin çöktüğü düşüncesiyle postmodern kavramını kullanmıştır. 1957’de Bernard Rosenberg “her tarafı metalar ile sarılmış, ortak tüketim ve statü normları benimsemek durumunda kalmış, amorf kitlenin parçası olan kişi” artık postmodern insandır diyor. 1959’da ise bir başka yazar, “modern çağın sonunda olduğumuzu” duyuruyordu. Ona göre “Batı kültürünü” karakterize eden bütün beklentiler artık yetersizdir. Modern dönemin yerini “postmodern dönem alıyor. Aklın ve özgürlüğün birleşik ilerlemesine Aydınlanmacı inanç, bu inanca dayanan iki temel ideoloji-liberalizm ve sosyalizm- ile birlikte, dünya ve kendimizle ilgili yetersiz açıklamalar fiilen çökmüştür. J.S. Mill ve K.Marks eşit ölçüde çağdışıydılar.” Yine aynı dönem Daniel Bell, endüstriyel toplumun son bularak yerini servis ekonomilerinin aldığı post endüstriyel bir topluma geçildiğini açıklıyordu. D.Bell post endüstriyel toplumla birlikte ideolojinin sonunu ilan etmişti. J.M.Limpet ise benzer biçimde “sınıf mücadelesinin gerilediği ve kızıl bayraksız-ideolojisiz mücadeleye dönüştüğünü belirtiyordu. İdeolojinin sonunu ilan eden Bell’e göre bilginin elde edilmesi, örgütlenmesi, denetimi, kullanımı sanayi sonrası temelini oluşturur. Böyle olunca sermaye birikimi, yatırım ve üretim geri plana düşer. 1976’ da bu kez benzer gerekçelerle Horowitz “ideolojinin sonu”nun geldiğini duyurmuştu. Sonraki dönemde daha bir çok yazar ideolojinin sonunu ilan edip durdu. Ta ki, Fukuyama “tarihin sonu”nu açıklayana kadar.
Kendilerini marksist ilan etseler de, gerçekte, marksizmle uzaktan yakından ilişkileri kalmamış kimi yazarlar da- kendilerini post-marksist deniyor-aynı bataklıkta kulaç atıyorlar. Mesela, Gregor McLenan, Marksizmin “çağdaş toplumun” kültürel ve siyasal yapısını kavramakta çok yetersiz kaldığını öne sürmektedir. Bir başkası, Michele Barrett’e göre, Marksist bilim ya da kuram anlayışı, indirgemecidir, işlevselcidir, özcüdür ve evrensellik iddiasındadır. Bu tür bilim ya da kuram anlayışı çökmüştür. Frederic Jameson, kapitalist gelişme çizgisi içinde yeni bir aşamaya girildiğini ve postmodernizmin bu yeni aşamanın baskın kültürü olduğunu ileri sürmektedir. Jameson’a göre Marks’ın pazar ya da Lenin’in emperyalizm çözümlemeleri yetersiz kalmaktadır. Metalaşma süreci ve kapitalist değişim, daha önce örneği görülmemiş ölçüde, yaşamın her alanını, bilgi üretim ve akışını, bilinç ve yaşam düzeylerini kökten etkilemiştir. Buradan çıkan sonuç nedir? Sınıf mücadelesi, sosyalizm eski bir söylencedir artık ve tarihsel olarak sona ermiştir. Jürgen Hebermes postmodernizmi “insanı özgürleştirici değer ve kuramları geçersiz kılmaya çalışan tutucu ideolojinin yeni bir yorumu” olarak değerlendirse de postmodern fikirlerin bir çoğuna katılmaktadır. Katıldığı fikirler Jameson’unkilerle aynıdır.
Boudrillard, postmodern çağın belirleyici özelliğinin, sınıf çatışması ve sınıf çatışması mantığının yerine taklitlerden oluşan bir gerçeküstücülüğün geçtiğini ileri sürmektedir. Postmodern topluma bir imajlar ağı egemendir. Ve bu imajlar insan ya da toplum yaşamı ile ilgili olguların taklididir. Hal böyle olunca bireyin bu ağın dışına çıkması ve tepkisini başkalarıyla birlikte örgütlemesi imkansızdır. Baudrillard’a göre, bizzat muhalefet kendisini daima bir yönetici ideolojik formasyon olarak ortaya koymuştur. Marksizm daima kapitalizmin gövdesine zerk edilen ve onu daha dayanıklı hale getiren bir aşı olarak davranır.
Daha fazla uzatmaya ve okuyucunun sabrını zorlamaya niyetimiz yok. O kadar çok yazar o kadar çok saçmalamış ki, bunları tek tek aktarmamız ne mümkün ne de gerekli. Buraya kadar aktarılanlardan da anlaşılacağı gibi neredeyse bir asırdır, marksizmin sonu, ideolojilerin sonu, sınıf mücadelesinin sonu ilan edilir durur. Ancak marksizm, ideoloji ve sınıf dokuz canlıdır, bir türlü ölmek bilmiyorlar. Sömüren ve sömürülenlerin olduğu bir toplumsal ilişki var olduğu müddetçe de bu böyle devam edecek. Yani, bu hamur daha çok su kaldırır.
TD'nin 36. sayısının tümünü PDF olarak
indirmek için tıklayınız.
Eski sayılara ulaşmak için tıklayınız...
Linux, Windows ve Mac Kullanıcıları
![]()
Ayrıca Linux kullanıcıları sistemleri ile birlikte gelen Gnome Evince, KDE Kpdf gibi programlar ile PDF sayfalarımızı okuyabilirler.
Teoride Doğrultu İki Aylık Teorik Politik Dergi
Teoride Doğrultu dergisi. Kaynak göstermek şartı ile kopyalanabilir.